Ne Tezgah’lar Dönüyor?
Kadınlar ne yapar? Güzel cevap, alışveriş. Aklıma bunalımlı, kızgın kadınların dolaştığı, fütursuzca alışveriş yaptığı, mutluluğa, anlık tatmine ulaştığı bir mekan geliyor. Biliyoruz ki, biz üzgün ve depresyona meyilli olanlar olarak, hep birlikte mutluluğu alışverişle, bu kadar tüketmek yetmezse onları sindirmek için çikolatalarla arıyoruz. Bizi mutlu edemeyen “hayat”, mutlu etmenin yollarını bizim için arıyor elbette. O en düşüncelimiz....
Peki alışveriş deyince akla ne geliyor? Topuklu ayakkabılarıyla, mini etekleriyle, elinde kutu gibi poşetler, kadının arkasında paketlerden görünmeyen bir erkek. Biz beğendikçe o alıyor, taşıyor, ödüyor, biz de mutlu oluyoruz. Mutlu oldukça onu mutlu ediyoruz. Ve aile saadeti tamamen duygusal temellerle ayakta kalıyor dimdik. Güzel bir diyalektik aslında. Ya bu çarkta erkeğin işi varsa ve kadın tüketmek zorundaysa? Çözümlerin tükenmediği hayatımız bize çipli kredi kartları ve alışveriş merkezleri sunmaktan çekinmiyor. Biz kendimizi güvende hissetmezsek, daha doğrusu arkamızda bizi merak eden birini bırakırsak, alışverişin ne zevki kalır ki. Sıkıştırılmış zamanlarda, merak ve korku içinde kırmızı mı mavi mi diye düşünecek aralığımız kalmaz elbette.
Ama güvendeyiz. Kamusal alana rahatlıkla çıkabiliriz. Hem de istek ve talepler doğrultusunda. Yüzlerce kamerayla izlenilen, bilmem kaç tane sivil ve resmi güvenliği bulunan alışveriş merkezleri sayesinde herkesin içi rahat. Güvende olduğumuzu, denetimli alanlarda olduğumuzu bilenler de. Ne de olsa alışveriş artık kadının tekelinde ve kadının yapması gereken bir uzmanlık alanı. Biz, duygusal ve estetik düşkünleri olarak, ancak bu konularda uzmanlaşabiliriz.
Eskiden varolan er meydanı pazarlar, yerini alışveriş merkezlerine terk etti. Yani feminenleşti! Tabi ki bu, sınıfsal ilişkilere de tekabül ediyor. Bu incelikli zevk sayesinde yaratılı alanlar sterilize ediliyor. Özellikle 80 sonrası politikalar hayatımıza yeni bir fenomen soktu. Bu politikalar yardımıyla dış ticaret ilişkileri değişti ve ürün-hizmet konusunda bir artış yaşandı. Ne de olsa liberal politikalar sayesinde dış dünyaya kapılarımızı ardına kadar açmayı başardık.
Osmanlı’ya kadar dayandırırsak alışverişi ve alışveriş mekanlarını, karşımıza lonca sistemi ve onun alt kolu olan küçük dükkanlar çıkar. Satanın da alanın da erkek olduğu, kadın için hizmetin kapıya kadar geldiği bir sistemdi. Yanlış anlaşılmasın, narin ve kutsal kadınlarımız yorulmasın diye sadece, yoksa isteseler çıkabilirlerdi. Kadınlar da bu gezici satışları seviyorlardı üstelik. Evlerine gelen bohçacı kadınla hem sohbet, hem alışveriş imkanı buluyorlardı. Şimdi ise şehrin uzağında, ancak arabayla ulaşılabilen bölgelere kurulan alışveriş merkezleri tüm bu ihtiyaçlarımızı tek başına karşılamakta. Yemek dersen Mc Donalds, giysi dersen yüzlerce, market dersen o da alt katlarda hizmetinizde.
Bu uzak ve görkemli binalar sayesinde her babayiğit buralara gelemiyor kuşkusuz. Sanmayın ki bu sınıfsal ayrımı güçlendiren bir mevzu. İçiniz fesat sadece, bu koca metropolde adım atılacak yer mi kaldı, tamamen fiziksel nedenler!
Alt sınıf insanının alıştığı, dostluk kurulabilen, parasız kalındığında defterler açabilen esnaf tipine de pek uymuyor zaten bu koca yapılar.
Tüm bu bahanelerin ardından bu alışveriş merkezlerinin bizlere sunduklarına bakalım bir de. Kadınların ağırlıkta olması sayesinde rahat alışveriş imkanı, zaman sınırı yok. Çünkü bekleyen meraklı biri yok, kadın üzerindeki baskının kamusal bir alanda görünürde en aza indirgenmesi söz konusu. Çünkü ışıltıdan gözlerimiz kamaşmış durumda, kendimiz gibilerle bir aradayız. Ne de olsa onlar doğrudan laf atma yolunu böyle bir mekanda seçemeyeceklerdir. Kameralar her türlü yanlışı çekecekler, güvenlikler müdahale edeceklerdir.
Ne yaparsanız yapın elbette içeriye yabancılar girecektir. Sizlere, bizlere hizmet için bir kesime izin verilmelidir. Ancak herkes yerini yurdunu bilmeli, bu yüzden tezgahın ardında kalmayı öğrenmelidir.
Peki bu alt sınıfın oluşturduğu tezgahtarlarla müşteriler arasında nasıl bir ilişki olabilir diye hayal gücümüz çok da zorlamadan düşünelim. En azından kendi yaşadığım küçük anekdot bile yeterli gibi. Mağazada alışveriş yapan bir kadın, tezgahın ardında da olsa kendisiyle aynı ortamda bulunmasından rahatsız bu güzel tezgahtarın. Ki özellikle güzel olduğu için seçildiğine de eminim. İstediği gömleği tezgahtar bulamayınca sinirlenen kadınla tezgahtar arasında bakışla yaşanılan bir kızışma var. Müşteri mağazadan çıkarken, “tezgahtar parçası” demeyi ihmal etmiyor üstelik. Tezgahın iki tarafında soluyan boğalar gibiler. Arenaya yeni çıkmışlar, ancak biri zaten hükmen galip. Çünkü burası tezgahtarın mekanı değil ve o haddini bilmeli, yerini korumalı.
Peki araya Çin Seddi gibi çekilen tezgahın iki ucu nasıl işliyor acaba? Belki de yine arenayı kullanmak daha anlamlı olacak. Çünkü bu mücadele alanında tezgahtar olarak ya isteklere yetişmelisin ya karşındakinin daha çok ya da az bildiğini göstermelisin. Bu yetmiyorsa fiziksel açıdan bastırmalısın. Daima haklı olanlar zaten size hakaret edip gidecekler ya da ezilip büzülenler gelecek. Bunu da az önceki olayın ikinci sahnesi olarak anlatabilirim. Bu sinirle çıkan kadının ardından içeri buraya ait değilmiş izlenimi veren (kıyafetiyle, yürüyüşüyle, güvensizliğiyle) başka biri girer ve zaman tezgahtarın zamanıdır. Bu kez o ezmeye başlar. Statü olarak da sınıfsal olarak da bir kayma yaşanır sanki. Kim müşteri kim değil ya da kim bu ışıklı, görkemli, ısısı dahi isteklere göre ayarlanmış mekanın sahibi? Elbette ilk müşteri. Ancak ikinci karede tezgahtar kendini onun yerine koyar. Kısacası tezgahın önü, arkası kaygan bir zemin ve bu zeminde sınıfsal, toplumsal kaymalar yaşanıyor.
Bir de taciz konularına değinmek gerekiyor. Görünürde sterilize edilmiştir, ancak erkekler bu mekanın gerçeküstü sahipleridir. Ve onlar da bu mekanlarda alışveriş yapacaklardır. İçeri girişte sorulmayan, ancak oraya gelebilmeyi sağlayacak kriterlerle gelir elbette bu erkekler mekana. Bu kesim içinde tezgahtarın (artık yumuşatılmış ve cinsiyetsizleştirilmeye çalışılan diğer adını kullanacağım) ya da “satış elemanı”nın farklı çağrışımları var. Çağrışımı, “cinsel çağrışım” olarak tamamlayan erkek akıl, bu kadınları da cinsel fantezi objeleri olarak görmekte ve pek çok kadın bu gibi tacizler yaşamaktadır. O tezgahın ardına geçmek elbette kraliçe tacı değil, güzellik ve nezaket kriterleri istiyor. Ama yanlış anlaşılmadan kaçınarak bunun temelinde çok daha masum bir neden yattığını hatırlatmalı: Marka imajını korumak!
Gönül ister ki biri çıksın, “tezgah; önün, arkan, sağın, solun, sobe” desin ve etraftaki tüm ipler, kuklalar, saklambaç ebeleri, hileleri çıksın.