Çıkmazın Şıkları
Üniversite mezunu musunuz? Peki alanınızla ilgili bir işte çalışıyor ya da çalışabileceğinizi umuyor musunuz? Şu anda gözlerini bu satırlarda gezdiren “sen”, belki olumlu yanıtların vardır; ama biliyoruz ki çoğunluğun sesi farklı şeyler söylüyor ve bu çoğunluk gittikçe çoğalıyor. Senin işten çık(arıl)man kimseyi etkilemiyor. Çünkü boyun eğmediğin kurallara, ‘eyvallah’ demeye hazır ya da mecbur pek çok insan var. Hepimizin bildiği, yaşadığı sıkıntılar bunlar. Diplomanı aldığın/alacağın günü düşün. Konuşmalar, kutlamalar, vedalaşmalar… Ve elinde bir kağıt, o kapıdan çıktığında…
Aslında bu yazıyı yazmak isteyişimin nedeni iki çelişki arasında kalmam. Çelişkiden ziyade iki ucu kirli değnek hesabı. Birincisi ‘yeteneklerin değil seçeneklerin’ kıstırılmışlığında diplomayla çıktığımız umutsuz yolculuklar ve başımıza ne geleceğini bil(e)meden konakladığımız hanlar; öte yandan -sorgulanması gereken bir eğitim sisteminin girdabında dönsek de- okuma hakkının ellerinden alındığı insanlar. Biliyoruz ki çoğunlukla da kadınlar.
“Bana bilmediğim şeyleri anlat” dediğini duyar gibi oluyorum. Ama benim aklım çok karışık. Artık ne bildiğimin farkında değilim. Üniversiteyi bir kenara bırakalım, bir ortaokul diploması ne kadar değiştirebilir ki bir insanın hayatını? Eğer öğrendiklerini yaşamsallaştıramıyorsa, çünkü bunu yapabilecekleri bir yaşam(a) alanı yoksa NEDEN? Öyle çok nedeni var ki aslında.
Yaklaşık bir saattir şıklara indirgenmiş bir geleceği çözüyor karşımdaki insanlar. Pek çoğunun yüzünde aynı kaygının soğuk donukluğu var: Ya ortaokul diploması alamazsam?
Arka sıraya sıkışıp, dişlerini de dudaklarına geçirmiş kadının adı Habibe. Sınav başlamadan önce biraz sohbet etme fırsatı bulduk.
Ben masamda oturuyordum, o ayakta duruyordu. Aramızda bir uçurum varmışçasına yaklaştı. Bir sandalye çektim yanıma. Yüzündeki buruk gülümsemeyle gözleri vurdu yüzüme. Heyecandan mıdır bilmem, büyümüş gözbebeklerinin kenarlarından dağılan ışık güneş tutulmasını andırıyor. Çölün içinde dönüp duran dili vaha serinliğinde sözcükler savuruyor kurumuş dudaklarının arasından.
Konfeksiyonda çalışıyormuş. İlkokulu bitirdikten sonra -büyük bir ihtimalle büyüdüğü için- ortaokula gitmesine izin vermemişler. Günaha davetkar hatları da ortaya çıkınca baba bunu kaldıramayıp topu kocaya atma gereği duymuş. Okulsa, arka sokakta, gitmese de, görmese de ‘onun okulu’ olarak kalmış.
“Evdekilere diploma alamazsam işten çıkaracaklar dedim. Yoksa bırakmazlardı.”
Onun derdi başka aslında. Yarım kalan işlerden hoşlanmıyor. En çok da çocukları için istiyor bunu; ama çok çalıştığı için onlarla ilgilenemiyor. Çevresi onu suçluyor. Öyle ki depresyona girmeye bile vakti yok. Zaten ne olduğunu da bilmiyor. Bu konuya psikolojik, sosyolojik, Marksist…v.s. açılardan yaklaş(a)mıyor. Sadece, bazen bir şeylerin ters gittiğini hissediyor ve “bugün içimde bir sıkıntı var, hayırdır” demekle yetiniyor. Ardından onu çağıran sesler dağıtıyor her şeyi…
Yelkovan usul-usul sokuluyor akrebe, saniyeler bir durup bir ilerliyor; dünyaysa durmadan dönüyor. Kolunu sıvazlayıp “zaman geldi” diyorum. Birden bir kuş olup uçuyor elleri, ellerimin üzerine konuyor; alıp yüreğine bastırıyor. Bir telaş, bir telaş…
Tık,tık,tık…
Türkiye Avrupa Birliği’ne girmek için iki büklüm bekliyor; Habibe sıralarda diploma almak için. Bir diploması bile olmayan insanlarla Avrupa’nın o yüksek kültürüne nasıl dahil oluruz? Hadi Habibe, al diplomanı ve dön evine. Senin yerine okuyup ‘adam’ olacak, bu ülkeyi ezici güçler seviyesine çıkaracak bir ‘sürü’ insan var. Ya da yırtıp atalım diplomaları. Yaşananları ve yaşanacakları düşünüp, aslında ne kadar farklı görünsek de birbirine teğet geçen yaşamlarımıza dokunalım. Yasaklanan bilgiyi koparalım dalından…
“Çok mu kötü gözüküyordum” dedi, sınıftan çıkarken. “Nerdeyse bir saatir umutsuzca yüzüme bakıyorsunuz.” “Her zamanki sorular” dedim. “çözüm biziz biliyorum, ama biz neredeyiz, bulamıyorum.”
Ertesi gün öğrencilere sınavı anlattım. Ders olsun diye de değil, yalnızca paylaşmak için. Derken biri kalkıp “bu arada bizim Sema hasta değilmiş. Ablasının yanına işe vermişler” dedi.
Habibe’nin buruk gülümsemesi ile çekildi dudaklarım. Güneş tutuldu. Dünya bir durdu, bir döndü…