Hayalete Dönüşmek
Nalan Barbarosoğlu , yeni öykü kitabı Gümüş Gece’yle bizleri gecenin içinde savrulmuş, karşılaşıldığında görmezden gelinen insanların dolaştığı sokaklarda gezdiriyor. Daha çok ‘bireyin tarihi’yle ilgilendiğini söyleyen yazar, bu tarihin yazımında mürekkep harcayan toplumsal olayları da görmezden gelmiyor.
Öyküler arasında en çok dolaşan karakter, küçükken babasının ablasına tecavüz edişine tanık olan, zamanla tanıklıktan sanıklığa geçen, erkeklerin egemen olduğu bir dünyada ‘hayalet’e dönüşen ve o hayalete her defasında farklı bir ‘kostüm’ biçerek geceleri yangın musluğunun yanında yerini alan fahişe, Gülnaz.
Yazarla Gümüş Gece ve geceye yansıyanlar hakkında konuştuk.
“ Işığını gece karanlığından alarak / akıp giden hayata….
Hayatlarını gecenin / kuytularında yazanlara….” ithafıyla başlıyoruz kitaba. İç döküşler, insanın kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmesi kitabın geneline yansıyan bir durum. Bu bağlamda gece ve yüzleşmenin nasıl bir kan bağı var?
Gecenin tüm karanlığıyla hayatı aydınlattığını düşünüyorum. Işıkta herkes birbirine benzemeye çalışıyor, bu şekilde tutunmak istiyor. Öte yandan ne kadar farklı ve özel olduklarını düşünüyorlar gün ışığında. Ama gece olunca insanların kendi kendilerine kalmaları, yüzleşmeleri üstü örtülen gerçeklerin de açığa çıkmasını sağlıyor.
Aile içi tacize tanık olmuş ve daha sonra bunu kendi bedeninde de yaşamış bir tip Gülnaz. Ama günlük yaşantımızda her zaman karşılaşmayacağımız radikal bir tavrı var. “Zamansız bir kalp krizi gibi geçiriyorum otomobillerin içinden. Baba, koca, oğulken bir sürü kadını öldüren erkeği öldürüyorum.” Nasıl karşılıyorsunuz onun bu eylemini? Gülnaz kitabınızdaki bir karakter değil de bir gece tesadüfen oturup konuştuğunuz bir kadın olsaydı…
Gülnaz benimle konuşmaya gönül indirmezdi sanıyorum. Beni ‘hanım evladı’ falan bulurdu. Ayrıca benim de ona söyleyecek bir sözüm yok aslında. Kurgusal da olsalar karakterler yazardan bağımsızdır. Orada kendi seçimini yapmış, koşulların zorlanmasıyla bir yerlere gelmiş, kendi hayatını süren bir tip var. Benim onu onaylayıp onaylamamam hiç mi hiç önemli değil. O kendi gerçekliği içinde yaşıyor.
Veysel’in Gülnaz’ı bir peri kızına benzetmesi -bence bir sakıncası yok tabi- ama hayatın gerçekliğine baktığımızda bir tezatlığı içermiyor mu?Veysel diğer kadınlara yaklaşmaya pek cesaret edemezken kendi dünyası içindeki özlemleri, beklentileriyle bir fahişeye yaklaşabiliyor. O yüzden Gülnaz’ı bir peri kızına benzetmesi bana doğal geliyor. Nasıl kadınların bir “beyaz atlı prens”i varsa, erkekler de kendilerine “peri” çizebiliyorlar.
Evi anlatırken ona farklı bir ruh kazandırıyorsunuz. Sıradan bir dört duvardan ziyade, bizzat hayata yön veren bir mekana dönüşüyor ev-içi.Bütün bu şikayet ettiğimiz, rahatsız olduğumuz şiddetin, terörün ev içinde ürediğine, beslenip büyüdüğüne ve oralardan sokaklara taştığına inanıyorum. Aslında terör bize sokaktan, dışardan değil; içerden, evin içinden geliyor. Bu anlamda benim için çok önemli ev-içleri. Evlerimiz bize hep anlatıldığı gibi sevgi ve şefkat yuvası değil ne yazık ki. O çatı altında farklı farklı şiddet modelleri üretiyoruz. Bazen, sevgi ve şefkatin bedeli çok ağır ödeniyor, ev-içlerinde. Katiller de oralardan çıkıyor.
Anne – çocuk faktörü de karakterlerinizin geleceğini büyük ölçüde etkiliyor, ama bu etkileyiş toplumda her zaman kabul gören şefkat, fedakârlık, yaşam bağı üzerinde gelişmiyor. Ev-içinin bir üyesinin de anne olduğunu düşünecek olursak nasıl bir ilişki var burada? Ben, o bağın söylenildiği gibi çok da masum olduğunu düşünmüyorum. Annelerin çocuklarıyla olan ilişkisi, onların aynı zamanda hayatla olan ilişkileri... Hayattan beklenenler çocuklara yüklenince müthiş dramlar, hatta trajediler ortaya çıkıyor. Sadece annelerin de değil, yetişkinlerin çocuklar üzerinden kendilerini ifade etme biçimleri trajik geliyor bana… İnsanlar dört-beş yaşlarındaki çocuklarının ellerine mendilleri tutuşturup evin kazancını onlardan bekleyebiliyorlar örneğin.
Bir kadın ve yazar olarak dil ve dilin cinsiyeti hakkında ne düşünüyorsunuz?Dil kendi başına soyut bir gerçeklik, bildiğiniz gibi. Kullanım içerisinde paylaşıldığında, iletişim aracına dönüştüğünde somutlaşıyor. Bir yazar olarak sözcüklerin yan yana gelmesinden olağan enerji, her sözcüğün başka elbiseler giyip çıkarmasıyla büründüğü anlamlar beni ilgilendiriyor. Dilin kesinlikle bir cinsiyeti olduğunu düşünüyorum. Vurgulardan, anlam yükünden, çağrıştırdıklarından bunu seziyoruz. Bu çağlar öncesinden gelen bir yapı. Sözcüklerin anlamları kültürlere göre de çok değişiyor. Kadın dilini kurmak, ideolojik anlamda kadın dilini kurmak, çalışma ve zaman isteyen bir konu. Bu yapının kadınların daha çok yazmasıyla değişebileceğini düşünüyorum. Kadın yazarların ön plana çıkmaya başladığı konusuna katılmıyorum. Hâlâ erkek yazarlar daha fazla. Zaten bu çok nicel bir durum. Nüfus da hızla artıyor…
Sansür ve otosansür hakkında ne düşünüyorsunuz? Hâlâ sansüre uğrayan kitaplar var.Otosansür fark edilmeyen bir engelleme... Dile geldiği anda ortadan kalkar zaten. Bu nedenle çeşitli nedenlerden dolayı kişiyi baskı altına alan kabukları olabildiğine kaldırmak gerekiyor. Tabii bu, “Ben toplumsal baskılardan kurtulmak istiyorum,” diyerek çarçabuk olacak bir durum değil; mücadele etmek, sürekli yazmak ve kendi kendimizin oyununa gelmemek gerekir ki, en çok kendimizi kandırıyoruz zaten kadın ya da erkek olarak.
Müge İplikçi’nin başkanlığını yaptığı Pen Yazarlar Birliği’nin Kadın Kolları’ndasınız. Partilerde, sendikalarda ya da farklı sivil savunma örgütlerinde “kadın kollarının” nasıl bir boşluğu doldurduğuna inanıyorsunuz? Siz neden kadın çatısı altında bir araya gelme ihtiyacı duydunuz?Doğrusunu isterseniz, gerek sivil toplum kuruluşlarında gerekse resmi kurumlarda kadınlar, iş yaşamında da böyle bu, evet, kadınlar erkeksileştikleri oranda o yapı içinde yer alıyorlar, hele yönetim kadrolarında bu daha açık bir biçimde ortaya çıkıyor. Bizim siyaset sahnemizde de örneklerini görebilirsiniz bunun. Kadın siyasetçiler erkek söylemini daha da koyulaştırarak o arenada at oynatabiliyorlar. Başarı çıtasını ancak öyle yakalayabiliyorlar çünkü. Tüm iyi niyetli çabalara rağmen siyasi partilerdeki kadın kollarının yine erkek siyasetini üretmeye yöneldiğini izledik, izliyoruz. Bizimkine gelince, erkeksileşmeden, kadın söylemi içinde kalarak ya da bu söylemi daha yoğun üretmeye çalışarak bir yapılanma içine girdiğimizi düşünüyorum, şimdi dışarıdan baktığımda. Daha çok yeni bir oluşum. Zaman içinde neyi ne kadar yapabildiğimizi göreceğiz.
İnternetten de takip ediyoruz yapılanları. Atölye çalışmalarına başlayacaksınız…Mayıs ayında Manisa’ya gideceğiz. Daha çok talep olan ya da potansiyel olan yerlere gideceğiz. Gelen mektuplardan bu zemin oluşuyor. Bizi kadınlar yönlendirecek. Bir kurum olarak gitmeyeceğiz. Atölye çalışmaları yapacağız. Katılmalarla ilerlemek istiyoruz. Eşit koşullarda o kadınlarla birlikte oturup tartışmak istiyoruz. Manisa’da ilk örneğini göreceğiz…