Anasayfa İletişim
24.02.2008

Gündelik Hayat ve Kadın

“Gündelik hayatın ağırlığı kadınların üzerindedir. Varolan durumu tersine çevirip çıkar sağlasalar da yükü taşımaya devam ederler. Kadının kendisi ikamedir. Hem özne, hem de gündelik hayatın kurbanıdırlar, dolayısıyla nesnedirler.”

Gündelik Hayat ve Kadın

Modern dünyada gündelik hayat içinde kadına dair herhangi bir konuda bu ikamelik söz konusudur. Gündelik hayat içinde kadına atfedilen temizlik, alışveriş, güzellik, dişilik, modern kadın, evinin kadını, çalışan kadın, reklamlarda kadınlar… Bu ve benzeri pek çok örnekte kadının konumu, değişkenliğinden dolayı özne-nesne arasında değişmektedir. Kadın özneyken nesne konumuna itilir. Bunun temelinde ise kadının hem meta hem de metanın simgesi olması yatmaktadır. Dolayısıyla bu ikilem arasında salınan kadın, gündelik hayat içinde kendini konumlandıramaz. Bu salınımlardan kurtulması ise ancak, kendisine kapanan anlama yollarının açılması ve kendi isteklerini, kendi sözünü belirlemesiyle darbe alacaktır.

Bu çerçeve içinde karşımıza çıkan pek çok örnek üzerinden bu değerlendirmeleri yapabiliriz. Ama benim tercihim tek bir bağlam üzerinden devam etmek, ve sınırlı olsa da daha çok irdelemek olacak. Bu nedenle de sadece moda-kadın ve gündelik hayat arasındaki ilişkiyi değerlendirmek istiyorum. Bu yüzden son dönemlerde daha da yoğunlaşan erkek modasına değinmeyeceğim ve moda sözcüğünü kadın modası olarak kullanacağım.Erkek modasını farklı konumlandırmak gerekliliği ise toplumsal cinsiyet ve gündelik hayat içinde konumlarının farklı oluşudur.

Moda kadın için, kadına yönelik, ancak kadını yönlendiren bir yapı olarak, öznesi kadın değildir. Kadın bu yapı içinde hem sunan hem sunulan olarak iki uçta da nesneleşerek vardır. Moda bir biçim sunar, vücutlarımız için de kıyafetlerimiz için de. Ve sunulan bu kalıpların içselleştirilmesini, kişisel isteklermişçesine benimsenmesiyle kendini var eder.

Tabi moda bir ideoloji olarak hem kapitalist sistem hem de devlet tarafından belirlenir. Çünkü devlet kadını simge olarak gösterir, vatanın ve namusun simgesi. Bu simgenin biçimi, devletin de ideolojisini yansıtır. Kendisini modern olarak tanımlayan devlet, modern giyimli kadınlar sunar. Kadınının kıyafeti, onun modernlik göstergesidir. Oysa yine kadın ancak biçimleştirilen bir nesne olarak vardır ve bu gizil iktidarı da içselleştirir. Tersi örneklerle konumunun aynı olduğu da bu sayede gizlenmiş olur. Mesela İslami devletin göstergesi peçeli kadınla konum olarak aynıdır, biçim değişse de içerik sağlam kalmıştır. Bunu yakın tarihli örneklerden de hatırlayacağız sanırım. Çin’de düzenlenen güzellik yarışmasının uyandırdığı yankılardan. Yıllardır Kültür Devriminin ideolojik yapısı nedeniyle, kapitalizmden uzak olan Çin’de güzellik yarışması hiç düzenlenmemiş. İlk kez düzenlenen bu güzellik yarışması, özellikle basın tarafından sanki bir kazanımmış gibi sunuldu. Kadınlar artık, modern bir görünüme sahipti

ve istedikleri gibi vücutlarını sergileyebilirlerdi(!). Buna ne kadının özgürleşmesi ne de kadının isteği demek saçma olur. Bence bu ancak, içselleştirilmesi başarılmış, kadını araç olarak alan bir gerilemedir. Kadının bedeninin, üst yapılarca belirlenen ölçütlerle başkalarına beğendirmesi, kadına özgürlükten çok kalıplar sunar. Bir diğer örnekte Amerika’nın özgürleştirdiğinin göstergesi Afganistan kadınlarıdır. Durum açısından tüm bunlar arasındaki ortaklık kadının simgeleşmesidir, yani nesnelik.

Varolana dair analizler elbetteki oldukça fazlalaştırılabilir. Hepimizin hayatları, televizyon programları, reklamlar bu durumun yaşanmışlıklarıyla doludur. Gündelik hayatın bu döngüsünü kırmak, Lefebvre’in de alıntısından yola çıkarak, kapatılmış anlama yollarının açılmasından geçmektedir. Yönlendirilmiş bilgilerin, kapalı olan alanların açılması, kendi sözümüzü bulmamız gerekli. Tam da bu noktada kapalı alanlarımızdan çıkmamız, bir arada eleştirel bakışımızı geliştirmemiz daha da anlam kazanıyor. Hatta yakın tarihli kadın gündeminden 8 Mart’ta böyle bir yerden bir kez daha anlamlandırılıyor. Öznesinin biz olduğumuz, kendi isteklerimizi söylediğimiz, bir arada durduğumuz alanlar. Alana erkeklerin girmeyişi de klasik yargılarla “erkek düşmanlığı”ndan değil, kadının kendi olmasından kaynaklanmaktadır. Modern toplumun bize biçtiklerini değil, bizim kendimize atfettiklerimizi söyleme zamanı…