Anasayfa İletişim
24.02.2008

 *HEİMATLOS

Şenay. Kadın. Kürt. Kendinin Kürt kadın kimliğiyle tanınmasını istiyor. Onu mutlu edecek bir özgürlük tanımı bu, sevgili coğrafyamızda. Herkes ona hoca diyor. Eşine de. Bir öğretmen. Hermeneutik, linguistik tartışmaları devam ededursun kendi dilini kullanamayan bir kadının değişim ve özgürleşiminde ne kadar yol alabileceğini soruyor. Anne. Sizde ölen askerlerin annelerine şehit anaları denir diyor. “Siz” dediği “siz” ile nüfus cüzdanımda yazan uyruğum dışında bir bağım olmadığını düşünmesi, hissetmesi gerekirdi. Bozuluyorum. Utanıyorum. Bir ayrımdan yola çıkıp beni yargılamadığını hissettiğim bir durum bu. Kızmam gereken, öfkemi kabartan bir kopukluk, bir sesimizin erişememesi. Kadının eş ve anne olmak dışında algılanamaması durumuna gelelim diyorum. Yorgun ve acılı. Algılayamayacağımız kadar. Anne, susmam anlamam demek... Anlıyorum.. Hasta. Ona bir şey olsun istemiyorum. Başına bağladığı, ağrılarını sıkıştırdığı bir yazma var yüzünü örtmek için hiç kullanmadığı. Yüzü açık. Olgun bir yaşın inanılmaz güzelliği. Ve etkileyen inişli çıkışlı sesi. Yüzüne söyleyemediğim bir etkilenmişliği gizleyememiş olacağım ki hoşuna gidiyor anlatmak. Sonsuz. İki kadın arasındaki gizli bir dilin deşifresine elverdiğince sözcüklerle anlatıyorum onu. Ama kadınların kendi aralarındaki hele o söze dayalı ansallığı, dengeyi seviyorum. Bildiği şeyleri bilmediğimi sandığı durumları fark edebildi mi? Bilemiyorum. Ama yalnızca kadın çalışması yaptığını bildiği bir kadının söyleşmek için kendine gelmesi ona ne düşündürdü diye sorduğumda geçiyoruz kısaca. Bu sefer kısa ve acısız bir yorum. Sevinmiş.

Kadın olmayı Kürt olmaktan ayrı düşünemediği, düşünmediği çok açık. Kürt mücadelesinin savunucusu, taşıyıcısı olan kadın hareketinin yine kurban olabileceği sorusu; hani tam da o ince noktada duruyoruz. Nefes alıyoruz. Devletin bilinçli, sistematik politikasının karşısında Kürt kadının yaşadığı baskı, taciz, tecavüz, yok sayma gibi durumlara tavır alan Kürt kadını evdeki babasının, sokaktaki adamın, yataktaki kocasının kendine yönelik eril bakış açılarıyla mı mücadele edemeyecek? Kendini, yaşamı, dünyayı algılayıp sorgulayabilmesinin yolu açık görünüyor ona göre. Bir inanç görüyorum. Töre cinayetleri, intiharlar, güneydoğu ve doğudaki tecavüzler, yoksulluk göç ve yoksunluğun getirdikleri aklımda dönüp duruyor. Başetmemiz gereken o kadar çok şey var ki? Toplumsallaştırmanın kadına yüklediği anlam ve kimliklerden sıyrılmak o kadar zor ki yol bitmiyor, sonu görünmüyor. Bir ağacın dallarını yeşertmek için kökten başlanması gerektiğini söylüyor.

Ve ona komik gelen duruma geliyoruz. Gece sokakta yürüdüğümde tacize uğramak istemiyorum, bira içebilmek istiyorum diyen kadınların özgürlük isteminin ne kadar da dayatılmış bir tüketim özgürlüğü olduğuna... Komik değil. Bira içiyorum. Sokakta özgürlük diyorum. Gündelik yaşamıma sinen o ‘küçük’ tacizlere bağırıyorum. Yine kendimi; konformizmin, tüketimin kucağında bulan kadınların tavrından sıyırarak... Bir genç kadın olarak en çok ben yaşıyorum gençliğimizin harcanışının, yönlendirilişinin ve özgürlüğün binlerce tanımının bira şişesine, göbeği açıkta bırakan dar tişörtlere sığdırmaya çalışılmasının tahammülsüzlüğünü. Akla, eyleme, geceye ve gündüze ihtiyacımız olduğunu sen söyledin. Ama orospu gecelerin bizim olduğunu düşünmek istiyorum. Şenay seninle içmek istiyorum.

Mısır’da sünnet edilen kadınların durumu Kürt kadınının tecavüzünden daha mı acil diyorum. Aciliyet ve öncelik sırası koyamayacağımız her durumda alacağımız tavırda ortaklaşıyoruz. Hazmedemiyoruz. İçselleştiremiyoruz. Nasıl olur da göz göre göre, bile bile durur kalır insan? Yalnızlığımızdan, dayanışamamızdan dem vuruyoruz. Bir araya gelişlerimizin ille de ayrışmayla mı sonuçlanması gerekiyor diye hayıflanıyoruz. Kadınların Amargi’nin bir kolu olarak bir başka şehirde başlattıkları çalışmanın; 6 aylık yer kirası sözü gelmişken hem de sağlık, eğitim, hukuk gibi konularda sürekli çalışacak kadın uzman gönüllüler- gönüllülük uzmanları(!) bulunmuşken, her şey hazırken, nasıl olup da gerçekleşemediğinin acısını okuyorum yüzünde, sesinde, ellerinde. Nasıl oluyor, neden böyle sonuç-suz-lansın ki? Üzüntü, odanın artık içmememiz gereken sigara dumanının havasına siniyor.

Hani olmayacak duaya amin denmez derler ya, sevmesem de kullanacağım bu sözü. Hem Kemalist hem feminist olunamayacağını tartıyorum kafamda. Hani diyorum ki; şu Kemalist ideolojinin kadın hareketine yön veren, sıkıştıran, Türk kadınının bilincinin önünde engel olan yanını düşünüp de hareket etse Türk kadını. Şu çok korkulan feminizmlerin söylediklerini deşmeye başlasa ve toplumsal cinsiyet tanımını tartışsa. Atamadığı adımları, gözünü kapadığı durumları yok edip de hak verilmez alınır dedirtebilse... Mesela Kürt annesinin elinden tutabilse seve seve... Tartışılması için yer bırakmadığım bu konuyu sivri dilimle pekiştirip bence biraz feminist olmak gerek, azı karar çoğu zarar dedirtmeyelim. Şenay Hoca’ya Kürt ve Türk kadınının yan yana gelebilmesinin imkan dahilinde olup olmadığını soralım. Yöntemleri ve amaçları farklı mı işlemeli? Samimiyetine inandığı, birlikte olabildiği kadınların bu ülkenin yarasına dokunabilmesini elbette ki anlamlı buluyor. Seviniyor. Daha bir güçleniyor.

Ve... Delik deşik edilen belleklerimize küçük bir anımsatma:

Kadın hareketi olsun, feminist hareket olsun, kurtuluş mücadelesi olsun

Patriyarka değişebilen tüm kılığına rağmen, tüm haşmetiylekarşımızda, yanımızda, içimizde bekliyor.

*VATANSIZIM...