DAĞINIK SAÇLI KADIN
Çocukluğun garip yalnızlığının adı kırmızı. Utanmayla utanmama arasında gidiş dönüş yolculuğu aslında... Sus pus dilin dokunulmazlığından olacak bunca tereddüt. Dili çözecek kilitse müebbet zamanın midesinde... Bir insandan gelen avuntunun yüksek pahayla karşılandığı tek kişilik hüzün, yaşanan. Arkasından gelense bir parça avuntu ondan doğan. Yaratıcılığın gökyüzünü ısıtmaya varan doruklardaki hali elinde olan; yalnız onu ısıtabilen büyük düşünün küçük gerçeğe dönüşümü. Elleriyle şekillenen cebindeki sıcaklık...
Gövde niyetine tahta bir mandal elinde tuttuğu. Baş niyetine bir top pamuğun ona kıstırılışı ikinci adımı. Çıplaklığını örten artık bir kumaş parçasının basit yerleşimiyle doğurduğu canlı. Görmek, koklamak, daha da önemlisi konuşmak; iğnenin deliğinden sarkan beyaz ipin, parmaklarındaki hareketle çizeceği şekillere muhtaç. Duymaksa çocuk akla gelmemiş, belki de çocuk düşünün sınırsızlığında gizli kulaklara dolan sesler olmuş. Kumaşa batan her bir iğne darbesi gözü, burnu, ağzı yaratmış. Eli kadar dostu, cebinden evinde hayata karşı ilk adımlarını atarken, çocuk merakında birikmiş, sır olmuş sorulara yanıt aramakta. Yalnızlığa terk edileceği her kopuşta göz göze geldiği, belki de öyle sandığı bir nefes ona göre; elinde, yastığında, cebinde. Çocuk duygulara yaklaşmadan verilen büyük tesellilerle kapanmamış yaralar kabuk bağlayınca, her kaşıntıda duyulan hoşluk bir de ona verdiği his. Elinden tuttuğu yanındakinin ancak beline kadar ulaşabildiği yaşlarda, iradesi dışı yaptığı geziler boyunca, o dosta anlattı gözünün gördüğünü. Elinin cebinde sıkı sıkı sardığı şey, anlamlandıramadığı dünyaya, insanlara anlam biçti o sordukça. Cevaplar, ancak onun verebildiği kadardı dillendirdiği dostta. Artık kimsenin elinden tutmadığı, yanında olsa da belini aştığı boylardı istasyon koltuklarında bekleştiği zamanlar. Beklediği tren değildi. Neydi? Hani her zaman oturduğu sondan bir önceki koltukta beklediği? Her düdük sesi, ardındaki ray uğultusu dinlediği; açılan kapılarda bekleşen kendine has duygularla yüklü bavullardı izlediği. Bedeninden doğan canlıydı kaybettiği, şimdiyse her trende arayıp da bulamadığı. Küçük bir kızdı saçları arkadan sıkıca bağlı; bugün istasyonda o dağınık saçlı kadın o muydu? Kırmızının yeni anlamı utangaçlık değildi onda, yırtıcı bir canlıydı ruhunda barınan. İçindeki suskunluk ile utangaçlığı raflarda toza bulayıp bekletmekti amaç bulunduğu zamanda. Gözünde biriken yaşı, yanaklarından süzülmeye bırakmadan gözlerini yumabilmekti güç, onun fikrinde. Ne çabuk büyüyüp de anne oldu buraya gelmeden önce? Yırtıcı kırmızı bir anne olmak değildi istediği, küçük kız şımarıklığıyla olgunluğu arasında gidip gelen sıradanlıktı. Sıradanlığı aşansa bedeninden doğan canlının ondan kopması, koparılması, kaybolmasıydı. Yılların eskittiği beden, çocukluğa inat, bir köşeye attığı yalnızlık, suskunluk dolu yaşantıyı yeniden üstüne almanın acziyle, bir Akdeniz sıcağında titredi. Bir film karesiydi düşlerine dolan: demirden dağ bütün gücüyle rayları ezecek, ardında bıraktığı boş istasyonda, beklediği, el sallayacak ona gülümseyerek. omuzlarının çöküp avuntunun sırt çevirdiği zamanlarda, gözünde biriken düş sayesinde sağ kaldı direnci. Bir düdük sesi patladı yankılı, ardından yoğun bir ray uğultusu. Demir dağ acı bir frenle istasyona sabitlendiğinde istasyon uyandı ve hareket başladı. Birbirini arayan gözler buluştu, giden gitti, kalan kaldı. O ise heyecanla dikildiği yerden demir dağın geçişini bekledi, ardındaki gülümseyen yüzü görme umuduyla. Rayların karşı tarafından bakan, bir eli ona uzanmış, saçları arkadan sıkı sıkı bağlanmış bir kız gülümsedi. Gözlerini kısıp dakikalarca ona baktığında, kendi küçük kız halinin el salladığını gördü kadın. Küçük kızın diğer elinin cebinde olduğunu fark ettiğindeyse hayatının eskileriyle aynı rafa kaldırdığı, çocuk yalnızlığının dostunu hatırladı. Çocuk bedenin elleriyle yarattığı yapay ortak, yetişkin bedenin kendisinden doğan ve kaybolan can'ına avuntu olmak için gelmişti yine. Şimdi zaman, onu bulup ortaya çıkarma zamanıydı. Ne elinin eski el ne de yüzünün eski yüz olduğu paslı zamanda, beklediğine kavuşamamanın burukluğuyla ağır ağır terk etti istasyonu dağınık saçlı kadın. Zihninde, çocukluğuna gömdüğü yapay dosta kavuşma fikrini gerçeğe dönüştürme heyecanıyla ayaklarını sürüdü. Yere bakan yüzünü kaldırdığında, kendini kalabalığın içinde buldu. Dağınık saçlı kadınların toplaştığı; kopan, koparılan, kaybolanların beklendiği, dağınık saçların çekilip bedenlerin hırpalandığı alandı bulunduğu yer. Çocukluğunda yaşadığı tereddüdü andı aniden. Bu defa utanmayla utanmama arası bir gidiş dönüş değildi yaşadığı; çocukluğunun içe kapanık sıcaklığıydı bir tarafının istediği, diğer tarafınsa dağınık saçlı kadınlarla beklemekti niyeti. Kalabalığın içinden çekip çıkardı yalnızlığını. Bir müddet yalnızlığıyla baş başa kaldı. Sonra onu kendisinden de çekip çıkardı. İstekle adım attı. durduğu yer, kalabalığın tam ortasıydı.